Düşüş Dalgasının Kültürel Kodları-3 / Zaman Duygusunun Yitirilmesi

Jules Verne, ünlü romanı 80 Günde Devr-i Alem‘i 1873 yılında yazdı. 25 yıl önce patlayan ve Avrupa’yı kasıp kavuran Halkların Baharı sona ermiş, Sanayi Devrimi dünyayı hızla değiştirmeye başlamıştı.

He was so exact that he was never in a hurry, was always ready, and was economical alike of his steps and his motions. He never took one step too many, and always went to his destination by the shortest cut; he made no superfluous gestures, and was never seen to be moved or agitated. He was the most deliberate person in the world, yet always reached his destination at the exact moment.

He lived alone, and, so to speak, outside of every social relation; and as he knew that in this world account must be taken of friction, and that friction retards, he never rubbed against anybody.” (Around the World in 80 Days, Jules Verne)

(Öylesine dakikti ki, hiç bir zaman acele etmezdi. Her zaman hazırdı, adımlarını ve hareketlerini tutumlu kullanmaya alışmıştı. Hiç bir zaman büyük adımlarla yürümez, gideceği yere en kısa yoldan giderdi.Asla gereksiz bir hareket yapmazdı, bir şeyden etkilenmez ya da tedirgin olmazdı. Yeryüzündeki en tedbirli insan oydu, gene de hedefine tam zamanında ulaşırdı.

Yalnız yaşardı, dolayısıyla her türlü sosyal ilişkinin dışındaydı ve bilirdi ki, bu dünyada her türlü sürtünme dikkate alınmalıydı ve sürtünmeler hızını kestiği için, herhangi biriyle temasta bulunmazdı.)

Jules Verne bize sadece roman kahramanı Phileas Fogg’u değil, aynı zamanda 19. yüzyılda değişmeye başlayan bir davranış modelini anlatıyor: Zamanın ekonomik kullanıldığı, kesinliğin acele ve tedbirsizlikten daha fazla önemsendiği, asıl amacın hedefe ulaşmak olduğu, sosyal ilişkilerin oyalayıcı özelliği nedeniyle dışlandığı bir yaşam tarzı. Sanayi toplumu, dünyayı yepyeni bir anlayış etrafında şekillendirmeye başlamıştı.

Ortaçağ insanı için Jules Verne’in roman kahramanı Fogg’un önemsediği unsurların hiç bir önemi yoktu. Zaman kavramı, belirsiz bir geçmişi ve yaşanan anın kısa kesitlerini anlatıyordu. Değişim öylesine yavaştı ki, zamanın geçtiği sadece güneşin doğup batması ve tarladaki ekinlerin boyunun yükselmesiyle anlaşılıyordu. 300-500 yıl öncesi, yaşanan ana göre büyük farklılıklar göstermediği için, daha sonraki zamanların da farklı olacağı zannedilmiyordu. Sanayi toplumunun tehdit ettiği ortaçağ imparatorlukları zamanı dondurmak istiyorlardı, tebaları da geçip gittiği bile anlaşılmayan zamanın yavaş akışından şikayetçi değillerdi. Ortaçağ toplumunun kesinlik gibi bir kaygısı yoktu. Birşeylerin istenene yaklaşık eşit olması yeterliydi. Zaten ortaçağ toplumlarının kesinliği ölçecek matematik bilgisi ve aletleri de yoktu. Ortaçağ toplumları için kesin ve belirli bir hedef de söz konusu değildi. Hedef olmadığı için de, dakiklik gibi bir kaygı yersizdi. Bin bir ritüelle dolu toplumsallık, ortaçağ insanı için daha önemliydi. Monoton bir şekilde akıp giden yaşam içindeki küçük toplumsal değişimler sayısız toplumsal ritüelle sarıp sarmalanmıştı. Bu nedenle dar bir çevrenin içine sıkışmış toplumsallığın kendisi, bu toplumsallığın doğuracağı sonuçlardan çok daha önemliydi. Evlenmeler, doğumlar, ölümler, yılda bir kez düzenlenen şölenler ve ortaçağ toplumlarını birbirine yapıştıran her türlü toplumsal edim, bu edimlerin doğuracağı sonuçlardan daha fazla dikkate alınıyordu.

Ortaçağın sonunda Britanya adalarında filizlenmeye başlayan sanayi toplumu, ortaçağ toplumunun kültür ve yaşam kodlarını paramparça etti. Sanayi toplumu dakik olmak, zamanı verimli bir şekilde kullanmak zorundaydı. Birbiriyle eşgüdüm içinde çalışmak zorunda olan sanayi işçilerinin üretim bantlarının muhtelif aşamalarında yaptıkları işler, ancak birbirine dakik bir şekilde bağlanırsa istenen sonucu üretiyordu. Bandın bir aşamasındaki gecikme, üretimi, dolayısıyla ürün teslimini aksattığı için sanayi işçileri zamanı dikkatle ve ekonomik bir şekilde kullanmalıydı. Toplumsal ilişkilerin oyalayıcı ve geciktirici karakteri, sanayi toplumu yaygınlaştıkça uyumsuzluklara ve sorunlara neden olduğu için toplumsal ilişkiler dışlandı ve sanayi toplumları “asıl hedefe” odaklandı. Hedef, daha çok mal üretmek, üretilen malı zamanında teslim etmek ve bu rutin süreci hiç durmaksızın işletmekti. Toplumsal ritüellerle kaybedilecek zaman yoktu. “Bir saat gibi tıkır tıkır işleyen” Newton evreni, ancak aynı saatte uyanan, aynı saatte yollara dökülen, aynı saatte işyerlerini ve fabrikaları dolduran, aynı saatte işi bitiren ve aynı saatte dinlenmeye çekilen, kısacası eşzamanlı hareket eden kitlelerle mümkündü. 19 ve 20. yüzyıl toplumları, zaman odaklı bir anlayışla yeniden örgütlenmek zorundaydı.

Yükselen her dalga, kendi sembollerini yaratmakta gecikmez. Londra’nın ünlü saat kulesi Big Ben, 1858 yılında dikildi. Kulenin dört yüzüne yerleştirilen saatler, artık yepyeni bir dönemin başladığını haber veriyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın tamamına damgasını vuran en önemli sembollerden biri Big Ben oldu.

Yaklaşık bir yüzyıl boyunca toplumlar hızla bu anlayışa göre yeniden örgütlendiler. Bir kaç yüzyıl içinde toplumların zaman anlayışları değişmişti.

20. yüzyılın ilk çeyreği biterken yeni fizik teorileri, içinde yaşadığımız evrenin hareket dinamiğinin Newtoncu evren teorilerinden farklı olduğunu ortaya koymaya başladı. Einstein’in görecelilik kuramları zaman ve kuantum fiziği de çok sağlam bir neden-sonuç ilişkisine bağlıymış gibi görünen evren anlayışımızı değiştirdi. Fizik anlayışımızdaki değişiklik, yorulmakta olan sanayi toplumunun yavaşlayan hızı ile atbaşı gidiyordu. 1960′ların sonunda modernist dalga zirve yaptı. Bir yüzyıl önce zamanı etkin ve verimli kullanma anlayışımız bizi aya taşıdı ve aya ayak basan ilk insanlar, sanayi toplumunun bu büyük zaferini selamlarken, modernist dalga çökmeye başladı.

Sanayi toplumunun tüm kavramları gibi, zaman ve zamanı yönetme anlayışı da güçlü bir eleştiri dalgasıyla sarsıldı.

Onyıllarca en çok satan albümlerden biri olan Dark Side of the Moon‘da Pink Floyd, “her yıl daha da kısalıyor ve zamanı yakalayacak gibi görünmüyoruz, bütün planlar ya hiçliğe çıkıyor, ya da yarım sayfa karalanmış satırlar olarak kalıyor, sessiz bir umutsuzluğa takılıp kalmak İngiliz tarzıdır” sözleriyle modernist toplumun zaman anlayışını eleştiriyordu.

Amerikalı yazar Carl Sandburg’a göre zaman, yaşamın tek gerçek servetiydi ve bu servete ancak, servetin nasıl harcanacağına  bireyin kendisi karar verirse sahip olunabilirdi. Bir başka Amerikalı yazara, Tenessee Williams’a göre zaman, bize hızla yaklaşmakta olan ve pek çok narkotik içeren bir ameliyat tepsisine benziyordu, elbette o ölümcül ameliyatı gerçekleştirmek üzere. Bir başka Amerikalı yazar, William Faulkner’e göreyse saatler zamanı sadece katlediyorlardı; Küçük çarklar döndükçe zaman ölüyordu. Zamanı yaşatmanın tek yolu, saatleri durdurmaktı.

Modernist toplum çökerken, sanatçılar yepyeni bir zaman anlayışına hayat vermeye başladılar: Başkası için değil, benim için zaman! Bu, neredeyse 19. yüzyılın tamamı ve 20. yüzyılın ilk yarısında yükselen bir zaman anlayışına en güçlü itirazdı. Post modernist toplum, ne için zaman ve kimin için zaman sorularını sormaya başlamıştı. Bu sorulara yanıt arayışı, post modernist toplumun bireylerini, kendisinin dışında ve üstünde bir zaman olmadığı anlayışına itmeye başlamıştı. O halde birey kendi zamanına sahip çıkmalıydı. Bu anlayış özgürleştirici bir işlev görüyordu, ancak aynı zamanda toplumlar yavaş yavaş zaman kavramlarını yitirmeye başlamışlardı. Eğer yaşadığım zaman benim sermayemse bu sermayeyi bir üst otoriteye ya da organizasyona, hatta daha ileri giderek gelecek nesillere hediye etmenin ne anlamı vardı ki? Herkesin zamanı kendisine ait olmalıydı.

1980′lerden sonra yükselen kredi genişlemesinin gerisinde de, değişen bu anlayış yatıyor. Tüketim çılgınlıkları, kredi bağımlılığı, yarın yokmuş gibi yaşama motivasyonu, yitirilen zaman anlayışının bir sonucu. Büyük kalabalıklar “anı yaşamaya” çalışıyorlar. Post modernist toplumun özgürlük paradigması, geçmişi ve geleceği sisle kapladıkça, kalabalıklar için sadece yaşanan an kaldı; Akıp giden zaman anlayışı yitirildi.

Tüm düşüş dalgaları, aynı zamanda geçmişe dönüş çabalarıdır. Modernist toplumun kitleleri bir eşgüdüm içinde disiplinli topluluklara dönüştürme çabası, bir yüzyıl sonra post modernist toplumun isyan duvarlarına çarpınca, ortaçağın flu zaman anlayışına doğru bir geri dönüş çabası başladı. Ancak ortaçağ, modernist toplumun dakik ve kesin toplumsal yapısından kaçarak özgürlüklere ulaşılacak bir cennet değil. Ortaçağ karanlık bir dönemin adı; Ortaçağın kültür kodlarıyla modernist toplumun teknolojisini, karmaşık toplumsal yapısını sürdürmek de mümkün değil. 1970′lerden sonra yükselen post modernist ütopya, sadece sisler ardındaki bilinmeyen bir geçmişe duyulan bir özlem. Bu anlamda da bir beşinci dalga karakteri. Tüm beşinci dalgalarda olduğu gibi, bu sefer de önce zihinler çöküyor, maddi çöküş ardından geliyor.

Konu zaman duygusunun yitirilmesi olur da Philip K. Dick’ten söz etmemek olur mu? PKD 1964 yılında Mars’ta Zaman Kayması isimli romanını kaleme aldığında, modernist dalganın en uçlarına yaklaşılıyordu. Dick, Mars’ta Zaman Kayması‘nda başlıca iki konuyu ele alıyordu: Şizofreni ve zamanın fiziği.

Bu romanında PKD, dünyadan kaçarak Mars’a gelen kolonilerin öyküsünü anlatıyor. Dünyada şizofren olduğunu anlayarak Mars’a yerleşen Jack Bohlen, Mars okullarında eğitim veren makina-öğretmenlerden biri olan Tatlı Baba ile konuşuyor:

Şizofreni, insan uygarlığının karşılaştığı en zor problemlerden biridir. Açıkçası Tatlı Baba, ben Mars’a 22 yaşında ve Corona Şirketi için çalışırken yakalandığım şizofrenik dönemim yüzünden göç ettim. Sağlığım gittikçe bozuluyordu. Karmaşık kent yapısından daha basit, ilkel, ama daha fazla özgürlüğün bulunduğu bir ortama taşınmam gerekiyordu. Baskı, benim için çok büyüktü; ya göç edecek ya da delirecektim. Şu kooperatif binası … içinde kendi süpermarketleri olacak kadar çok insan yaşayan, bir gökdelen gibi yukarı ve aşağı doğru kat kat ilerleyen bir şey hayal edebiliyor musun? Kitapçıda kuyrukta beklerken çıldırdım. Diğer herkes, Tatlı Baba, o kitapçıda bulunan o süpermarketteki herkes, benimle aynı binada yaşıyordu. Bu tek bir binanın toplumuydu Tatlı Baba ve bugün inşa edilen bazılarıyla kıyaslandığındaysa küçük sayılırdı. Buna ne diyorsun? Sana ne düşündüğümü söyleyeyim: Bence bu Devlet Okulu ve siz öğretici makineler, bir başka şizofrenik nesil yetiştireceksiniz, benim gibi bu yeni gezegene iyi uyum sağlayabilmiş halkın çocukları. Bu çocukların yapılarını parçalayacaksınız çünkü onlara, onlar için yaratılmamış bir çevreyi normalmiş gibi kabullenmeyi öğretiyorsunuz. Hatta artık Dünya için bile var olmayan bir ortam … Artık geçersiz bir ortam.” (Mars’ta Zaman Kayması, PKD, Altıkırkbeş Yayınları, S. 103-104)

PKD kahramanı Jack Bohlen, modernist toplumu böyle eleştiriyor. Peki ya bu toplumun yetiştirdiği şizofrenik nesiller? PKD zamanın, “normal” ve şizofren insanlar için farklı olabileceği düşüncesini ortaya atıyor. Biri için daha hızlı geçen zaman, diğeri için ağır çekimde gibi geçiyorsa eğer, hangisinin algıladığı zaman gerçektir? Eğer mutlak bir zaman yoksa, acaba şizofrenlerin farklı hızda akıp giden zamanları içinde geleceği görmek mümkün müdür? Eğer şizofrenler geleceği görebiliyorlarsa, Mars dağlarındaki yatırımların gelecekteki kaderini anlamak mümkün olamaz mı?

PKD, modernist toplumu topa tutarken, sanki bir kaç on sene sonra yükselecek bir dalganın da ipuçlarını yakalamış gibi bizi uyarıyor:  Post modernist ütopya, nihai olarak dönüp dolaşıp modernizmin duvarlarına çarpacak, modernizmin realitesi kaçınılmaz olarak kendisini dayatacaktır.

Peki, modern toplumun kurduğu şizofrenik yapılara isyan ederek post modernist dünyalar hayal eden bizler, şizofrenler gibi – ama istihareye yatarak, ama analitik teknikler kullanarak – geleceği görmeye mi çalışacağız, yoksa Jules Verne’nin modernistleri gibi geleceği inşa etmeye mi?

Tuncer Şengöz

Sosyonomi.com internet sitesinden izinle alıntılanmıştır.

Author: Magaradakiler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir