Mustafa İ. Sevimli
Herhangi bir şeyin gerçek durumunu belirlemek için genellikle aynı mahiyetteki başka şeylerle karşılaştırılır. Günlük hayatımızda da bir mal alacağımızda aynı neviden başka ürünlerle karşılaştırarak kalitesini ve fiyatını araştırırız. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de birçok sınav yapılıyor ve o konuyu en iyi bilenler belirlenmeye çalışılıyor. İş hayatında şirketler başarılarını rakiplerine bakarak ölçüyor, rakiplerinden daha çok kâr etmişlerse kendilerini başarılı sayıyorlar. Film yapımcıları ve tiyatrocular filmlerini oyunlarını kaç kişinin izlediğine bakarak başarılarını ölçüyor.
Bu örnekleri hayatın her alanında görmek mümkün, her alanda olduğu gibi ülkelerde kendi durumlarını görmek için başka ülkelerle karşılaştırırlar ve durumlarını ölçmeye, tespit etmeye çalışırlar. Bu işleri her ülke kendi kurumları aracılığı ile sürekli yaptığı gibi birçok uluslar arası kuruluşta çeşitli nedenlerle bu işleri yaparlar. Örneğin uluslar arası finans kuruluşları kredi verecekleri ülkelerin veya şirketlerin durumlarını bilmek için bu konularda uzman değerleme veya derecelendirme kuruluşlarına büyük paralar öderler. Bu tip araştırmaları yapmak zordur onun için dünyada bu işleri yapan müşavirlik şirketleri vardır veya uluslar arası para fonu (IMF), dünya bankası ve birleşmiş milletler gibi uluslar arası kuruluşlar bu işleri yapar. Bu tip araştırma ve takip işleri sürekli yapılır. Peki, bu neden yapılır denebilir. Bunun çok çeşitli nedenleri vardır, bunu yaptıran veya yapan kurumların amaçlarına ve araştırmanın konusuna bakmak gerekir ve sonuçlarını da iyi değerlendirmek gerekir. Bu araştırmalar hem bu günü doğru tespit etmek hem de geleceği tahmin etmek bakımından çok önem taşır.
Birleşmiş milletler genellikle yapacağı yardımların amacına uygun yapılabilmesi için çeşitli araştırmalar yaptığı gibi dünyanın nereye doğru gittiğini tespit ederek gerekli tedbirlerin alınması amacıyla çok çeşitli araştırmaları sürekli yapar. Bunlara örnek olarak; anne ve çocuk ölümleri, nüfus artışı, kuraklık, iklim değişiklikleri, doğal hayatın korunması gibi araştırmaları yapar ve tüm dünyaya açıklar.
Uluslar arası para fonu, dünya bankası ve uluslar arası diğer finans kuruluşları; borç verecekleri ülkelerin durumunu çok yakından inceler hatta önceden ekonomik programlarını kendi istedikleri gibi yaparlar.
Birbirlerine rakip veya düşman ülkeler birbirlerinin ekonomik, sosyal siyasal ve askeri hareketlerini takip ederek ona göre tedbir almaya çalışırlar, hatta karşı devletin durumunu zayıflatmak için birçok karşı faaliyet yapar.
Ticari şirketlerde rakiplerini takip ederek yatırım, üretim, dağıtım, reklam ve fiyat politikalarını ona göre düzenlerler.
Siyasi partiler oy oranlarını öğrenmek için çeşitli araştırmalar yaptırırlar ve ona göre politikalarını oluştururlar.
Ülkemizde de bu gibi araştırmaları kanunla kurulmuş resmi bir kurum olan Türkiye istatistik kurumu yapar ve yayınlar başta devleti yönetenler olmak üzere herkes sonuçları kendi açısından değerlendirir ve kullanır. Ayrıca birçok özel araştırma şirketi de faaliyet göstermektedir.
Yukarıda kısaca değindiğimiz hayatın her alanındaki araştırma sonuçlarının çoğu gizli değildir ve herkese açıktır, herkes sonuçları istediği gibi yorumlar ve kullanır. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi araştırma sonuçları tek başına çoğu zaman anlam ifade etmeyebilir sonuçları anlamlı kılabilmek için başka şeylerle karşılaştırmak gerekmektedir. Örneğin Türkiye deki internet kullanıcı sayısı ne anlam ifade eder ancak dünyadaki diğer ülkelerdeki internet kullanıcı sayılarını da bilirsek daha bir anlam kazanır hatta her ülkenin nüfusuna göre internet kullanıcı sayısı daha bir anlamlı olur. Ayrıca bu araştırmaların sürekli yapılarak zaman içinde nereden nereye gelindiğinin tespit edilmesi de özellik arz eden bir durumdur. İşte hayatın her alanında ülkemizin dünyadaki yerini tespit etmek ve zaman içindeki gelişmeleri izlemek ve ne durumda olduğumuzu tespit ederek ona göre tedbir almak son derece önemlidir. Çünkü o konuda ne yapacağımızı ortaya koymak için diğer ülkelerle aramızdaki farkı ve onların ne yaptığını hatta yapmayı planladıklarını bilmek gerekmektedir.
Bu yazımızda; pek çok farklı alandaki göstergeleri inceleyerek, ülkemizin dünyadaki konumunu karşılaştırmalı olarak irdeleyeceğiz.
1- Merkezi Londra’da bulunan uluslar arası düşünce kuruluşu Legatum İnstitute tarafından yapılan ve 110 ülkenin değerlendirildiği refah araştırmasında Türkiye’nin yeri.
Bu araştırma kamuoyu araştırma şirketi Gallup tarafından dünya çapında anket verileri ve Birleşmiş Milletler Gelişmişlik Raporundaki bilgiler esas alınarak hazırlanmaktadır.
Türkiye’nin Kategori Sıralaması
Refah listesindeki ilk üç sırayı kuzey Avrupa ülkeleri Norveç, Danimarka ve Finlandiya alırken Amerika Birleşik devletleri 10, İngiltere 13, Almanya ise 15. Sırada yer almışlardır. Listenin en sonunda ise Orta Afrika Cumhuriyeti, Pakistan ve Zimbabwe yer almıştır.
2- Dünya Turizm Örgütü’ne göre 2009 yılında turistlerin en çok ziyaret ettiği ülkeler arasında Türkiye 7. Sırada, turizm gelirlerinde ise 9. sıradadır.
İnternet World Stat verilerine göre 2010 yılında en çok internet kullanıcısı olan ülkeler arasında 12. sıradadır.
Uluslar arası otomobil Üreticileri Örgütü’nün 2009 yılı verilerine göre 41 ülke arasında otomobil kullanımında 18. Sırada, ticari araç kullanımında 9. sıradadır.
Economist intelligency Unit’in 2010 yılı verilerine göre dijital ekonomiye sahip ülkeler sıralamasında 70 ülke arasında 43. sıradadır.
Freedom House’nin 2009 verilerine göre basın özgürlüğü sıralamasında 196 ülke arasında 101. sıradadır.
Economist İntelligency Unit’in 2010 verilerine göre küresel barış endeksi sıralamasında 149 ülke arasında 126. sıradadır.
Dünya ekonomik Formu’nun 2009 verilerine göre Cinsiyet Ayrımcılığı konusunda 133 ülke arasında 129. sırada yer almaktadır.
Kaynak: Habertürk gazetesinin 29.10.2010 tarihli internet sitesinden alınmıştır.
3- Dünya Ekonomik Formunun 2010 raporundan Türkiye ile ilgili verileri derleyerek bir makale haline getiren Deniz Kavukçuoğlu’nun makalesinden çarpıcı bazı bilgiler şöyle. Raporda değerlendirilen 134 ülke arasındaki yerimiz.
(http://sosyalistpencere.blogspot.com/2010/10/turkiyenin-dunyadaki-yeri-20102010.html)
4- Ülkemizde eski kâğıdın geri dönüşüm oranı %39 civarındadır. Bu oran Avusturya’da %78 Japonya’da %51, Almanya’da ise %46 dır.
Kağıt-Karton üretiminde 28, Kağıt-Karton tüketiminde 25. Sıradayız
Ülkemizde kişi başına kağıt tüketimi 31 kğ (2001 yılı),
Avrupa’da kişi başına kağıt tüketimi 201 kğ
Dünya’da kişi başına kağıt tüketimi ise 52 kğ’dır
Bu verilere bakarak ülkemizdeki eğitim durumu hakkında fikir sahibi olmamak mümkün mü?
( http://www.tasucu.org/akm/maincentre/tr/centre/main.asp?icerik=sayfa&k5JyaHHwK24Cqe9WkiDe5WyyCe7MT=0&pid=60)
5- Hep söylenir, kitap okumuyoruz diye. Bu konuda bakalım rakamlar ne diyor.
Amerika birleşik devletlerinde yılda 72.500 çeşit kitap basılmaktadır, Japonya’da 42.000, bizde ise devlet yayınları ile birlikte 7.000 kitap basılmaktadır.
Her bin kişiye düşen kitap miktarı: Amerika birleşik devletlerinde 12.000, Almanya’da 2.700, Türkiye’de ise 7 kitap düşmektedir.
Bir kişinin bir yılda kitaba ne kadar para ayırdığına ilişkin rakamlar ise: Almanya’da 60, İsviçre’de 55, Japonya’da 48, Türkiye’de ise 2 sterlin dir ve Türkiye 40 sıradadır.
Türkiye’de kitap ihtiyaç listesinde 222. Sırada bulunmaktadır.
Kütüphanelerimize bir bakalım: Rusya’da 2.549 kişiye bir kütüphane düşerken, İngiltere’de 3.508, Türkiye’de ise 64.600 kişiye bir kütüphane düşmektedir.
( http://afakay7171.blogcu.com/kitap-okumada-neredeyiz-ve-dunyadaki-yerimiz/2556795)
6- Türkiye engelli insanlar için yaşaması zor bir ülkedir. Tüm çabalara rağmen bu konuda elle tutulur bir gelişme sağlanamamıştır. Kaldırımlar, alt geçitler, üst geçitler, merdivenler, tuvaletler neredeyse her şey engelli insanlarımızı görmezden gelerek yapılmaktadır. Acilen kent tasarımcılarının bu konuda bir şeyler yapması gerekmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi insanımızın bu konudaki duyarsızlığı, yardım sevmezliği ayrı bir sorun. Hiç değilse okullarda çocuklarımızı birazda olsa bilinçlendirmeliyiz, ayrıca camilerde de bu konuda cemaate bilgi verilebilir. Din görevlilerinin bu tip konularda eğitilmesi o kadar zor olmasa gerek.
7- OECD’nin hazırladığı bir rapora göre, sosyal gelişmişlik düzeyini gösteren yedi göstergeden yedisi de Türkiye için “kırmızı”
OECD üye ülkeleri sosyal gelişmişlikleri bakımından 10’a ayırdı, Türkiye nüfusa orana istihdam (2007), gelir eşitsizliği (2004-2005), 65 yaşında ömür beklentisi, bebek ölümleri, bilgi seviyesi yeterli olmayan öğrenci oranı, mutluluk algısı ve kişi başına net milli gelir (2006) göstergelerinin tamamında kırmızı ışık uyarısı aldı. Türkiye dışında tüm göstergelerde en alttaki grupta yer alan başka bir OECD ülkesi olmadı.
1961 yılında kurulan Paris merkezli OECD’nin 30 üye ülkesi bulunuyor.
(http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=&ArticleID=934717)
8- Birleşmiş Milletler Kalkınma Proğramı (UNDP) yeni düzenlenen insani gelişmişlik endeksine göre Türkiye dünyada 83. Sırada yer almaktadır. Avrupa da 47 ülke arasında ise 46. Sıradadır. Türkiye 2007 raporunda 79.sıradayken 3 yılda 4 basamak gerilemiştir. Bu rapora göre sıralamalar aşağıdaki gibidir.
Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Endeksi 2010 Raporu
Kaynak: http://www.tribundergi.com/forum/viewtopic.php?f=11&t=71258&p=3459646
Yukarıdakilere benzer onlarca araştırma daha var onlarda da sonuç aşağı yukarı aynı Türkiye dünyada pekte iyi bir noktada değil. Türkiye kısa bir süre önce G20’lerin toplantısına katıldı G20’ler arasına girmek için geçerli ölçüt ülkenin ekonomik büyüklüğü. Türkiye dünyanın 17. Büyük ekonomisi. Tabi sevinilecek bir durum temenni edilir ki ilk 10 arasına da girelim. Ancak bilinmeli ki ekonomik büyüklük bugünün dünyasında tek başına her şey demek değil. Büyük ekonomi olmak o ülkenin gelişmişlik düzeyini tanımlamıyor. Başka bir anlatımla ülkelerin gelişmişlik düzeylerini yalnızca ekonomik veriler belirlemiyor. Gayri Safi milli gelir, gayri Safi Yurt İçi Gelir, Kişi Başına Düşen Milli Gelir vb.
Bu verilerin yanı sıra gelir dağılımı, siyasal istikrar, eğitim ve sağlık, organ bağışı, ortalama yaşam süresi, hayvan hakları, engellilerin durumu, trafik kazaları, diş macunu tüketimi, gazete satış rakamları, arge harcamaları, patent sayıları, yolsuzluklar ve kamu görevlilerinin rüşvet alması, makam aracı ve lojman saltanatı, iç ve dış göç, beyin göçü gibi birçok göstergede önemli olmaktadır.
Günümüzde ülkemizde yaşanan sorunların temelinde geçmişteki politik ve idari nedenler bulunduğu bilinmektedir. Kötü yönetim, savurganlık popülizm, politik risk, ülke riskinin doğurduğu sorunlar zamanla büyüyerek bugünkü hale gelmiştir.
Bu göstergeler nasıl daha olumlu hale getirilebilir, Türkiye nasıl daha gelişmiş, sosyal ve ileri demokrasiye sahip olabilir. Bütün bunları oturup düşünmeliyiz diyeceğim ama diyemiyorum çünkü bu konulara kafa yoran çok sayıda aydın ve bilim adamı var. Türkiye’nin sorunları biliniyor bu sorunların çözüm yolları da biliniyor ama bir türlü akıl ve bilim bir arada kullanılamadığı için yol alamıyoruz biz böyle bekledikçe o muasır medeniyet dediğimiz ülkelerle aramızdaki farkta açılıyor.
Kamu görevi yapanların kamu kaynaklarını etkin ve verimli kullanmayı öğrenmesi gerekmektedir, işler taraftara, yandaşa, hemşeriye, eşe dosta değil ehil olana hak edene verilmelidir. Çözüm yolları olarak ciltler dolusu kitap yüzlerce makale, bildiri, rapor mevcuttur o nedenle bu konuda fazlaca bir şey yazmayı şimdilik gereksiz görüyorum. Ancak unutulmamalıdır ki sorunların çözümü bir bütündür bu bir anlayış veya bakış açısı meselesidir. Ülkeyi yönetenler bu sorunu aştıklarında ülke sorunlarının çözümü kolaylaşacaktır.
Türkiye de son yıllarda gelişmeye başlayan özel üniversitelere de değinmek gerekiyor çünkü gelişmiş ülkelerde bilimin gelişmesi için özel sektörün katkısı azımsanamayacak kadar büyüktür. Umarım bizim özel üniversitelerimizde bu konuda üzerlerine düşen görevi yerine getirirler. Bu bağlamda devlet üniversitelerinin de yeniden düzenlenmesi artık zorunluluk hale gelmiştir yoksa diplomalı işsiz yetiştiren kurumlar olarak devam edemezler.
Bu mücadele medeniyet mücadelesidir o kadarda kolay da değildir, hepimize kolay gelsin.
Selami Güngördü
Ulusal yayın yapan bazı özel TV kanallarına “anchorman”lik uygulaması ithal edildikten sonra, söz konusu kanallardaki ana haber programlarını izlemeyi bırakmıştım. Anchormen kelimesi güvenilir adam şeklinde dilimize çevrilebilir. Kaynak ülkede; güvenilir yorum yapabilen, yaptığı yorumla karşısındaki insanda güven duygusu uyandıran kişi anlamında ana haber bülteni sunucuları için kullanılmaktadır. Ülkemizdeki uygulaması ise; ana haber bültenlerinin, yorum şov programına dönüşmesi şeklinde olmuştur. Bu durumu gören bendeniz haber yerine yorum dinlemek istemediğimden dolayı TV kanallarını değiştirmeye başlamıştım.
Haberlerin TV yerine internet üzerinden takip edildiği bugünlere geldiğimizde, yeni bir yorum furyasının da alabildiğine yayıldığı gözlemlenmektedir. Günümüzde artık bütün basın yayın kuruluşları haber sunumlarını internet üzerinden de yapmaktadırlar. Böylece okuyucular hem haberlere çok daha hızlı ulaşabiliyor hem de bu haber metin veya görüntülerinin sayfa altına yorum yazabiliyorlar. Problem de tam bu noktada başlıyor.
Söz konusu yorumlar bazen öylesine pervasız, öylesine gereksiz ve rahatsız edici oluyor ki, yorumcular neyin yorumunu yaptıklarını unutup birbirleri ile münakaşaya başlayabiliyorlar. Yani bir anlamda “yorumun yorumu” durumu yaşanıyor. “Yorum kirliliği” ya da “yorum çılgınlığı” da diyebileceğimiz bu durumun yaşanmasına sebep olan bazı faktörleri incelersek.
İlk olarak; söz konusu haber siteleri, reyting ya da hit alma endişesiyle ya da adına her ne dersek diyelim özünde ticari kaygılar taşıdıklarında dolayı, spekülatif yorumlar üzerinde etkin bir denetim yapmamakta, diğer bir deyişle, okuyucu yorumlarını yayınlarken skalayı geniş tutmaktadırlar. Bu durum yorum kirliliğine temel olarak zemin hazırlamaktadır.
Okuyucu tarafına bakıldığında ise; özellikle son yıllarda her olay ya da gelişme karşısında söyleyecek bir sözü olma anlayışının toplumumuzda yerleşmeye başladığı gözlenmektedir. Bu durum bir anlamda ifade özgürlüğü, ya da çok seslilik olarak nitelendirilebilir. Fakat üzerinde durmaya çalıştığımız nokta tam olarak bu değildir. Vurgulamak istediğimiz sorun, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma sendromuyla alakalıdır. Yaşanan yorum kirliliği, bu zihniyetin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.
Bahis konusu olan durum, her hangi bir konuda bilgi sahibi olmaksızın o konuda fikir beyan etmeye çalışmak ve her olay ya da durum karşısında kendisini bir şeyler söylemeye vazifeliymiş gibi hissetmekle ilgilidir. Toplumsal kültürümüzün geçmişine baktığımızda, daha çok bilgi ve deneyim sahibi olanlar konuşur, bilgisi olmayanlar dinlerdi. Günümüz toplumu ise dinlemekten ya da okumaktan çok konuşur ve yorum yapar hale gelmiştir. Son yıllarda edindiğimiz bu toplumsal alışkanlığımız, haber sayfalarından kitap tanıtım sayfalarına kadar geniş bir yelpazede gözlemlediğimiz; bazen komik, bazen, düşündürücü, bazen hazin ve acınılası bir hal alan yorum kirliliğinin önemli faktörlerinden birisi olarak gözlenmektedir.
İki farklı vaka analizi ile yazımızı bağlamaya çalışalım:
Vaka1: Emine Çaykara’nın Oktay Sinanoğlu ile yaptığı söyleşileri derlediği “Türk Aynştaynı” isimli kitabın tanıtımının yapıldığı bir internet sitesinde, tanıtım metninin altına yazılan okuyucu yorumunun bir kısmını değişiklik yapmadan alıntılayalım.
“Türk Aynstayni diye bir kitaba sahip birinin megolamanlik derecesi konusuna girmeden kafami kurcalayan bir seyden bahsetmek istiyorum…”
Yorumcu, yukarıda bahsettiğimiz bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma durumunun çok net bir örneğini vermektedir. Eğer kitabı okumuş olsaydı, Sn. Sinanoğlu’nun ne denli mütevazı bir kişiliğe sahip olduğunu öğrenmiş olur, ayrıca kitabın yazarının Oktay Sinanoğlu olmadığını anlar, dolayısıyla da kitabın adının Sn. Sinanoğlu tarafından belirlenmediğini tahmin eder ve “megalomanlık” gibi bir iddiayı kolayca serdedemezdi.
Vaka2: Bir internet sitesinde yayınlanan “Sınır Kapıları Trafiğe Kapatılacak” başlıklı haber metninin bir kısmını alıntılayalım.
“Türkiye ile Bulgaristan arasında geçisin sağlandığı Kapıkule, Hamzabeyli ve Dereköy sınır kapıları ile Yunanistan ile geçişin yapıldığı İpsala Sınır Kapısı, bilgisayar sistemlerinin yenilenmesi nedeniyle dönüşümlü olarak trafiğe kapatılacak…
…Yetkililer, bilgisayar sistemlerinin yenilenmesi nedeniyle sınır kapılarının dönüşümlü olarak trafiğe kapatılacağını, çalışmaların tamamlanmasıyla geçişlerin normale döneceğini ifade etti.”
Şimdi de örnekteki haber için yazılmış bir yorumu, yazım hataları dâhil birebir alıntılayalım.
“her hafta bilgisayar sistemleri mi yenileniyor. yeter artık yapın bir kereve bitsin en az 15 yıl. batı da 50 yıldır böyle bir şey görmedik yuh sizin bilgisayar mühendislerinize. doğru eğitim sisteminiz böyle olur ise böyle mühendis olur.”
Elimizdeki örnek, herhangi bir analize gerek duyulmayacak kadar açıktır. Bu noktada; eğitim stratejilerini belirleyenlere, eğitimcilere ve ebeveynlere çok önemli görevler düştüğü de bir o kadar açık ve sarihtir.
Mustafa İ. Sevimli
Türkiye futbol hastalığına ne zaman ve nasıl tutuldu?
1950′lerden başlayarak yığınlar halinde kentlere hücum eden kitlelere, sadece bir kaç on yıl önce savaşlar ve işgallerle harap olmuş kentlerin verebileceği fazla bir şey yoktu. Milyonlarca insan akın akın gelirken onları tiyatro seyircisi, kütüphane müdavimi, müze ziyaretçisi yapmak kolay değildi. Kent de onlara çamurlu sokak aralarında sigara dumanlarına boğulmuş kahvehaneler ve yırtık ayakkabıları ile top tekmeleyebilecekleri boş arazilerden başka bir şey vermedi. Önce yığıldıkları banliyö semtlerinden utangaç bakışlarla baktı yoksul yığınlar kentin meydanlarına, sahil yollarına, görkemli caddelerine. Sonra bu yığınlar sel oldu kentin kalbine aktı. Acılı yemekleri, yanık türküleri, geleneksel kültürleri ile seller gibi akan yığınlara direnemedi ve birer birer teslim oldular kentler.
Kentleri istila eden yığınlara bir de eğlence gerekirdi. İşte futbolun yıldızı böyle parlamaya başladı. Artık yırtık ayakkabı ile top tekmeleyenlerin sayısı gökteki yıldızları bile geçmişti. Eğlenceye aç insan yığınlarına sunulacak nimet olgunlaşmıştı.
Önceleri mesafeli durdukları bu eğlencenin onlara ne kadar yoğun tatminler sağladığını keşfeden yığınlar hızla tribünleri doldurdu. Ve bu yığınlar, rakibe saygı duyan ve eşit bir mücadelenin keyfini çıkartmaya çalışanları kovdu hızla stadyumlardan. Yığınlar, simit, çekirdek ve su satıcıları ile beraber tribünleri doldurdukça, tahammül de azaldı başarısızlığa. Korolar halinde küfürler yağdırmaya başladılar arabesk şarkıları eşliğinde. Önce hakeme, sonra rakibe, sonra da kendi kulüplerinin futbolcularına, yöneticilerine, teknik direktörüne, herkese ve her şeye.
Aralarından, kentleri istilaları sırasında uyanık davranarak zenginleşmeyi başarmış olanları, kulüp yöneticisi seçtiler. Seçilen yöneticiler de bu fırsatı kaçırmadılar. Kendilerini seçenlerin şiddetine ve edepsizliğine göz yumarak, hatta bu durumu hararetle teşvik ederek gitgide büyüyen bu endüstrinin rantını kullanmaya yöneldiler. Rant onlara servet ve iktidar sağladı.
…
Bir tür ecstasy işlevi gören bu tip sportif aşırılıkların sürekli bilinçaltına pompalanması, ancak kitlesel umutsuzluk dönemlerinde başarılı sonuç verir. Çünkü top kaleye girdiğinde milyonlarca insanın seyrettiği bir televizyon yayınında böğürmeye benzer sesler çıkartan bir anlatıcı ya da yorumcu, sağlıklı bir kitlesel ruh hali döneminde ancak küçümsenme ve alayla karşılanırken, kötümserlik dönemlerinde lider, ya da tetikleyici olarak algılanır. Çünkü kitleler en çok korkunun baskın olduğu kötümserlik ataklarında sürüye uyma eğilimindedir ve milyonlarca izleyici de, aynı beden diliyle bu duygusal patlamaya iştirak eder.
Tuncer Şengöz
www.sosyonomi.com sitesinden izinle alıntılanmıştır.
Can Sıkıntısı Nedir?
Can sıkıntısı, yapılacak bir iş olmaması ve hiçbir şeyle oyalanma imkânı bulunmaması sebebiyle duyulan tedirginlik, bunalım hali olarak tanımlanmaktadır. (TDK Güncel Türkçe Sözlük)
Özellikle ekonomik olarak iyi durumda olan her istediğini elde edebilen kişilerin bir süre sonra içine düştüğü bunalım halini de can sıkıntısı olarak değerlendirilse de yazının konusu o grup değil.
Bu tanımlamaya göre kimin canı sıkılır; işi olmayan, meşguliyeti olmayan kişilerin canı sıkılır. Can sıkıntısı uzun süre devam ederse yani kişi uzun süre yapacak bir iş ve meşguliyet bulamazsa can sıkıntısı tedirginliğe dönüşür. Tedirginlik, 1. Amaçsız ve sürekli olarak dönüp dolaşma durumu. 2. Fiziksel ve ruhsal yönden rahat olamama durumudur. (BSTS / Ruhbilim Terimleri Sözlüğü 1974)
Tedirginlik ise bir süre sonra umutsuzluğa ve çaresizliğe dönüşür. Umutsuzluk ise geleceğe dair bir beklenti ve ümidin olmama durumudur.(Güncel Türkçe Sözlük)
Can sıkıntısının kişinin eğitim durumu, sosyal ve ekonomik durumu ile dini inanışlarına göre değişir.
Canı sıkılan, tedirgin ve umutsuz insanlar bu durumlarını belirli sürelerde aşamazlarsa kişisel olarak psikolojileri bozulur bu durum da bir hastalık halidir. Toplumda bu insanlar çoğalırsa o toplumda suç oranlarının hızla arttığı, sosyal sorunların ağırlaştığı, kişiler arasındaki ilişkilerin azaldığı ve güven duygusunu yitirmiş bir toplum yapısı ortaya çıkar.
Türk insanının genel olarak eğitim durumu düşük, ekonomik durumu zayıf ancak dini duyguları güçlü görünen bir yapısı vardır.
Türkiye’deki işsizlik rakamlarını hepimiz biliyoruz, genel işsizlik rakamlarının %15 gençler arasındaki işsizlik oranının %25 civarında olması ülkemizin sosyal dengelerini değiştirmektedir. Peki, bu insanların canının sıkılmaması mümkün mü? Tabii ki değil. Bu ülkeyi yönetenler, bu ülkenin elitleri, aydınları kısacası elinden bir şey gelenleri oturup düşünmeli hatta düşünmeden bir şeyler yapmalılar.
Ülkemizde yaklaşık beş yüz bin kahvehane ve çay ocağı bulunmakta bu mekânların müşteri sayısı ise ortalama yirmi milyon civarındadır.[1] İşsizler buralarda vakit geçirmektedir.
Gençliğinin dörtte biri işsiz olan bir milletin de canı sıkılmalıdır, herhalde sıkılıyordur da. Kahvede oturup okey oynayan veya memleket idare eden insanlar bir süre sonra merak etme ve düşünme özelliklerini kaybederler veya köreltirler. Peki, merak ve düşünme nedir? Merak, “Bir şeyi anlamak veya öğrenmek için duyulan istek” (TDK Güncel Türkçe Sözlük). Düşünme ise 1. Zihnin bir konuyla ilgili bilgileri karşılaştırarak, aralarındaki bağlantıları inceleyerek bir yargıya ya da karara varma etkinliği. 2. Zihinden geçirme ya da zihin yoluyla arayıp bulma. 3. Tasarlama, anımsama olarak tanımlanmıştır. (BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü 1974)
Aristo’ya Göre Düşünce
1. (Geniş anlamda) Aristoteles’in öne sürdüğü biçimiyle, insanı hayvandan ayıran belirgin öznitelik: Duyum ve izlenimlerden, tasarımlardan ayrı olarak usun bağımsız ve kendine özgü eylemi; karşılaştırmalar yapma, ayırma, birleştirme, bağlantıları ve biçimleri kavrama yetisi. Usun bu eyleminin ürünü düşüncedir. Düşünceler ancak düşünmenin yaratıcılığı içinde gerçekleşirler. Düşünmenin belli bir biçim almasıyla düşünce oluşur; bu da ancak dil yoluyla olur. Düşüncenin dille sıkı bir bağlılığı vardır. Düşünceler sözcüklere dökülemiyorsa, düşünme biçim almamış, düşünce olmamış demektir. Düşünme gerçek nesnelere yöneliyorsa somut düşünme, düşüncel (ideal) nesnelere yöneliyorsa soyut düşünme adını alır.
2. (Dar anlamda) Mantıksal- biçimsel olarak: Anlığın yanlış yapmadan işlemesi. Her düşünmede
a. düşünen bir özne
b. ruhsal düşünme olayı
c. düşünülmüş olan düşünce içeriği
d. düşüncenin dile getirildiği deyiş biçimi
e. düşüncenin yöneldiği konu
yer alır. Düşünme olayını, ruhbilim; düşünmenin bilgideki görevini, bilgi öğretisi; kavramsal olanla bağlantısını, mantık; varlıkla bağlantısını, fizikötesi; toplumdaki yerini, toplumbilim araştırır. ( BSTS / Felsefe Terimleri Sözlüğü 1975)
Aristo bile insanı diğer canlılardan ayıran özelliğe işaret etmişken bizim bugün kapitalizmin vahşi kurallarına gençliğimizi emanet edip kahvehanelere kapatmamızda bir terslik yok mu? Kütüphaneler boş duruyor, kimse laboratuarlar da sabahlamıyor, birkaçı dışında üniversitelerimizi lise seviyesine indirip yeni açtığımız tabela üniversitelerle övünebiliyorsak bu işte bir terslik yok mu? Bunu sorgulamak kimin görevi? Avrupa birliğine girmek için tabiri caizse kırk takla atarak ve hayranlıkla onlar gibi olmaya çalışarak insanımızı bu boşluktan bu can sıkıntısından nasıl kurtaracağız.
Can Sıkıntısı ve Yalnızlık
Canı sıkılan insan yalnızdır, kalabalık içerisinde bile yalnızdır, çevresindekilere bakar görmez, konuşur duymaz, konuşulanları anlamaz. Aynı evi paylaştığı insanların bile farkında değildir. Bırakın dünyayı, ülkeyi yakın çevresinin bile farkında değildir. Düşünce yetilerini dondurmuş bu insanlarımızın kahvede okey oynamak ve yarar getirmeden üretmeden geçirilen boşa harcanan zamanları kişisel olduğu kadar ülke içinde kaybedilmiş milli servettir. Tıpkı trafikte en basit kurallara uymayarak veya basit tedbirleri almayarak binlerce insanın zamanını ve parasını boşa harcamak gibi bir şeydir.
Ancak yalnızlığı avantaj olarak görüp bunu faydaya çevirebilen insanlarda vardır bunlar fikir üreten güçlü ve zeki insanlardır. Yalnızlığı avantaj olarak kullanmayı bilirler. Bu insanlar da aslında kalabalıklar arasında düşünceleriyle yalnızdırlar. Bu yalnızlıklarını iyiye kullanarak tarih boyunca insanlığa hizmet etmişlerdir. En başta peygamberler, büyük âlimler, önemli bilim adamları, toplumlarını ileri götüren devrimcilerde hep yalnızdılar. Bu insanların yalnızlığı dolu dolu bir yalnızlıktır. Ve düşünen insanlar yalnız değildir. Buradan hareketle insanımızı düşünen düşündüğünü söyleyebilen, okuyan yazan ve bunlardan fayda üreten bireyler olarak yetiştirmeliyiz, buna da hemen yetişkin eğitimleri ile başlamalıyız. Topluma özellikle gençlere doğru düşünmeyi, tartışmayı, kendilerine güvenmeyi ve sorunlara çözüm üretmeyi öğretmeliyiz. Bu toplumu oluşturan bireylerin hiç değilse üniversite mezunlarına sorun çözme kabiliyeti kazandırmalıyız. Bu konuda birçok sivil toplum kuruluşu çalışmaktadır, bu kurumlara katılım arttırılmalı ve desteklenmelidir.
Can Sıkıntısı ve Sağlık
University College London’dan bilim adamları, hayatlarında çokça can sıkıntısı bulunan insanların kalp krizi veya felçten ölme riskinin, yaşamı eğlenceli bulanlardan daha fazla olduğunu bildirdiler.
Araştırma, 25 yıl boyunca takip edilen 7 bini aşkın devlet memuru üzerinde yapıldı. 35-55 yaş grubundaki memurlara sıkıntı seviyeleri soruldu ve geçen yıl Nisan ayında araştırmaya katılanlar arasında ölen olup olmadığına bakıldı. Deneklerden sıkıntılı olduğunu söyleyenlerin erken ölme riskinin yüzde 40 daha fazla olduğu ortaya çıktı.
Kadınlar, gençler ve kötü işlerde çalışanların can sıkıntısının daha fazla olduğu da belirlendi.
Bilim adamları, can sıkıntısı çekenlerin içki ve sigara gibi sağlığı olumsuz etkileyen alışkanlıklara yönelme olasılıklarının daha fazla olduğunu, bunun da ömürlerini kısaltabildiğini hatırlattılar.
International Journal of Epidemiology dergisinde yayımlanacak araştırmayı kaleme alan Martin Shipley, bulguların sıkıntıyla kalp hastalıkları arasında bağlantıyı ortaya koyduğunu söyledi. [2]
Aforizmalar[3]
“Can sıkıntısı nedir sorusuna verebileceğim en özet cevap : Yeteneklerini kullanarak fayda sağlayan bir amaca yönelik çalışmıyorsam, bunu fark etmemi sağlayacak şey can sıkıntısıdır.”
“Can sıkıntısı insan yaşamının bir parçası olması gereken normal bir his değil!”
“Parmaklarını şaklatarak yaşamını değiştiremezsin. Fakat her şey önce farkındalıkla başlar. Şimdi bu konuyu artık fark ettiğine göre harekete de geçebilirsin.”
“Yeteneklerini kullanarak fayda sağlayan bir amaca yönelik çalışmak” süslü ve kışkırtıcı bir cümle, ama gerçekten yapman gereken bu. Yeteneklerini keşfetmek, senin için faydayı tanımlamak, amacını bulmak ve çalışmak hep senin yapacağın şeyler. Matrix filminde Morpheus’un dediği gibi:Ben aklını serbest bırakmaya çalışıyorum ama sana sadece kapıyı gösterebilirim. Kapıdan kendin geçmek zorundasın.”
Sonuç
Yukarda da açıklamaya çalıştığım gibi can sıkıntısı pek tavsiye edilebilir iyi bir şey değildir onun için insanımıza sorun çözme kabiliyeti kazandırmalı, yeteneklerini keşfetmeyi ve faydalı biçimde kullanmayı öğretmeliyiz. Bunun için ilk adım okuma ve okuduğunu anlamayı öğretmeliyiz. Ayrıca ibadet etmekte insanları başıboşluktan, tembellikten kurtarır. Allah’a karşı görevini yerine getiren bireyler daha huzurlu ve rahat olurlar ve herkese faydalı olmaya çalışırlar.
Son olarak bu konuda söyleyebileceğim şudur. Bireyler olarak bizler kendimize bir şans daha vermeliyiz, bu cümleden tezi yok kendi yeteneklerimizi keşfetmeye çalışmalıyız, kendi kendimizin farkında olup yapabileceklerimizi araştırmalıyız bir şey bulamıyorsak birilerine sormalıyız gene sonuç alamıyorsak çok acele etmeden okumalı ve araştırmalıyız mutlaka ama mutlaka bizimde yapabileceğimiz bir şeyler var. Üstelik önce kendimiz için sonra sevdiklerimiz ve bizi sevenler için. Can sıkıntısı da ne ki?
Bazen sayfalar dolusu yazıyla anlatılamayan şeyler iki mısra ile anlatılır oda şairin yeteneği ve şiirin büyüsüdür. Bu nedenle bu yazıyı bu konu ile ilgili bir şiirle bitirmek istiyorum.
Selami Güngördü
Can Sıkıntısı
Sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var.
Gözleri bilançolar, manzumeler, ilamlar,
Romanslar, sevgi talan mektuplar, makbuzlara
Sarılı gür saçlara dolu bir büyük masa,
Saklamaz daha çok sır üzüntülü kafamdan,
Bu bir ehram, bir mahzen, öylesine kocaman,
Fakirler çukurundan daha çok ölüleri,
-Ben ayın tiksindiği bir mezarlığım şimdi;
Orda azaplar gibi sürünür uzun kurtlar,
En can alıcı ölülerime boyuna saldırırlar
Solmuş güllerle dolu eski bir odayım ben,
İçindeki eşyanın yıllar geçmiş üstünden,
Orda üzgün pasteller, uçuk renkli Boucher’ler,
Dağılan bir kokuyu içlerine çekerler
Bıkkınlığın yemişi, dinmez can sıkıntısı,
Ölümsüzlüğün sonsuz ölçüsünü aldı mı?
Karlı yılların ağır yumakları altında,
Topal günleri geçmez hiçbir şey uzunlukta.
-Artık ey canlı madde! Belirsiz bir dehşetin
Sardığı bir kayadan başka bir şey değilsin.
Bir sisli kum çölünün dibinde uyuklarsın,
Bir sfenks ki meçhulü aldırışsız dünyanın;
Haritada unutulmuş ama hırçın sesiyle
Yalnız şarkılar söyler, batıp giden güneşe.
Charles Baudelaire
(Çev: Suut Kemal Yetkin)
[1] Türkiye Kahveciler ve Büfeciler Federasyonu Başkanı Murat Ağaoğlu’nun, 05.01.2008 tarihli hürriyet gazetesindeki demecinden alınmıştır.
[2] http://haber.mynet.com/detay/dunya/can-sikintisi-gercekten-olduruyormus/494321
[3] http://www.beyaztavsan.com



